Anasayfa / Güncel / Gülbeniz Masalı; Seval Arslan

Gülbeniz Masalı; Seval Arslan

a-2Sındırgı ilçesi Düğüncüler köyünde doğup küçük yaşta Manisa’ya giden, orada ilköğrenim ve lise eğitimini bitirip, Anadolu Üniversitesinden mezun olduktan sonra Manisa Milli Eğitim Müdürlüğü’nde görev yapıp 2004 yılında emekliye ayrılan, “Deniz Kokusu, Suskunluğun, Ağlayan Kaya Niobe ve İki Kirpik Arası” isimli şiir kitaplarının yazarı Seval Arslan’ın doğduğu köy olan
Düğüncüler Köyü’nde yaşanan unutulmaz an ve anılara dair “Yaşam Sanat” Edebiyat ve Kültür Dergisi’nde yayınlanan yazısı.

GÜLBENİZ MASALI / Seval Arslan

Nehir yatağında coşkun su gibiydi akıp giden zaman, geriye dönüp yakalan(a)mayan hiç!

Kaf Dağı’nın ardındaki masallar zaman öncesinde kalmıştı. Gerçek hayatın içinde masal kahramanı “Kül Kedisi” gibi prensese dönüşebilir miydi? Hayatın iyi ve kötü sürprizleri vardı. Umulmadık bir anda; yüce bir ses, omuza dokunan şefkatli bir el, yüreğe dokunan içten sevgi, sıska yaşamı değiştiriverirdi belki tümden… Zamanın neler getireceğini kim bilebilirdi?

Gerçek hayatın içinde gezinirken; masal, masal olmaktan çıkar, masal kahramanının yaşamı sözle ya da yazıyla tarihin içinde bir yerlerde iz bırakır, söylencelerde dolaşırdı dilden dile…

Masal kahramanı Gülbeniz, Kaf Dağı’nın önünde ebem kuşağına dokunmuştu çoktan. Zaman ırmağında; hayatı, insanları tanımıştı azalarak, çoğalarak… Arayışların/kaçışların ikliminde bulmuştu kendiliğini sözcüklerle, renklerle…

Kokusunu bilmediği, sesini duymadığı annesinin ölümü ayırırken doğduğu topraklardan, babasının son nefesiydi ilk kavmine çağıran…

Bu kez yüreğinin sesini dinleyecekti. Kararlıydı. Zamanın yol haritasında geçmişin izini sürecek, köklerini bulacaktı soyağacının…

Geçmişin İzi:

Geniş zaman boşluğunda; sökük zamanları şimdiki zamana teyelleme günü gelmişti. Yarım asrı beş geçe, bayrama denk gelen günde, doğduğu topraklara gitmek üzere hazırdı, Gülbeniz. Kökleriyle tanışma, çocukluk anılarına kavuşma düşüncesiyle hızlıydı nabız atışları. Özlemli bekleyişleri sona erecekti saatler sonra…

Kısa zaman önce tanıştığı, köylü/kentli herkesin komutanım diye hitap ettiği kuzeni (teyze oğlu) Mehmet, eşi (aynı köyden) Ayşe öğretmen, yanlarında üç oğlu ile birlikte dağ esintileri, çam kokuları arasında yol alıyorlardı köylerine, Düğüncüler’e… Tarifsiz duygular içindeydi her biri. Yol bitiyor, söz bitmiyordu. Paylaşılacak ne çok şey vardı, bilinen/bilinmeyen yaşanmışlıklara dair…

İlk durakları, doğal güzellikleriyle dikkat çeken Sındırgı ilçesiydi. Burada yaşayanlar Orta Asya’dan Anadolu’ya gelip ilçe ve köylerine yerleşen Yağcıbedir, Çavdar (Çavdur), Avşar, Çepni ve Karakeçili Türkmen topluluklarıydı. Yörük kültürünün yaşatılan el sanatı Yağcıbedir halılarıydı. Şifalı suları ile saklı bir cennet.

Çarşı merkezinin kaldırımlarından kasketli bir adam hızlı adımlarla yaklaşıyordu yanlarına. Önceden tanımadığı bu ufak tefek adam annesinin en küçük kardeşiydi. Dayısı, genç yaşta ölen kardeşinin adını vermişti kızına… Cennet, ufak tefek, sıcak, güler yüzlü… Bu vefa mutlu etmişti Gülbeniz’i.

Güneş saklanırken dağların ardına köyün tozlu, kıvrımlı, engebeli yollarında hızlıca dönüyordu arabanın tekerleri. Akşam karanlığında köye ulaştıklarında, hiç kimse yoktu ortalık yerde. Hemen her evin önünde park halindeki son model arabaları görünce hayrete düştü Gülbeniz. “Kuzenim, biz yanlışlıkla İstanbul’a mı geldik?” diye takıldı Mehmet’e. O, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başarılı bir subayı (Albay) olmasına rağmen son derece alçak gönüllü, güler yüzlü, hoşgörülüydü. Mehmet sakin ses tonu ile “Ablacığım” dedi: “Köyümüz düğünlerde-ölümlerde-bayramlarda, hep böyle kalabalık olur. Sonra kimseyi bulamazsın. İş-güç-okul, yaşam telaşı…” sözleriyle kısaca özetledi köyün geleneğini.

İki katlı kerpiç bir evin önünde arabanın motoru sustu. Dış merdivenin en üst basamağında beli iki büklüm, başında ak yazması, yanakları al al yaşlı bir kadın karşıladı, sevinçle; “Aboo, dayı gadınımız gelivemiş. Ah, gari yavrumuz, canımız gelmiş ırakladan! Gel guzum! Bi sarılem. Gel! Bicik yanıma oturuve…” diyerek kucakladı sımsıcak. Anne yarısı Hatice teyzesiydi o! Kuzeni Mehmet’in annesi. Uzun süre oturdular öyle diz dize… Teyzesi yanaklarından öptü Gülbeniz’i, gözlerinden… Gülbeniz heyecanlıydı “Teyze, ne olur annemi anlat bana” diyordu, sesi titreyerek. Teyzesi “Bıllacım…”* diye söze başlarken Gülbeniz konuşmayı kaydetmek için kayıt cihazının tuşuna basmıştı çoktan. “Ah! Ne çok severdi seni. ‘Altınım, altıntopum, beşibirliğim’ derdi, hep… Gençliğine, doyamadan gitti, bıllacım… Kan kusuyodu, kan… Sona sen, güccük gittin buraladan a yavruuummm…” gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Teyzesinin dilinde bir mâni, dağlıyordu geceyi…

“Mendilim yele yele, /Mendilim düştü yere / Ben anamı kaybettim,/ Ben düştüm gurbet ele…”

Gülbeniz’in iki eli teyzesinin avucunda, boğazı düğüm düğümdü. Gözlerinden yaşlar, yüreğinden dizeler dökülüvermişti direnmesiz, öylece…

“iki kaşın arasında çatılı hüzün / yüreğinde dağ çiçekleri / hasret türküsü yanan dudaklarında / öptüğüm nasırlı ellerindir köy kokulu / gözlerin çekirdeksiz iki üzüm tanesi / ak yazmalım / ana yarım, toprağımsın / budak budak can özüm…

Zaman epeyce ilerlemişti. Konaklama için Ayşe öğretmenin baba evine vardıklarında Hacı Mustafa dünyayı kucaklarcasına açmıştı yüreğini, evinin kapısını… Eşini kaybedeli çok olmuş, kocaman evde yalnızlığa alışmıştı çaresiz. Hayatın yükü omuzlarındaydı, ama şikâyetçi değildi hiç! Oğulları, gelinleri, torunları gelmişti gurbet ellerden… Bayram boyunca neşeli kahvaltılar, akşam yemekleri, sabahlara dek süren sohbetlerin güzelliğini doyunca yaşayacaklardı, hep birlikte… Köyde ilk gecesiydi, sabaha dek kirpiği kirpiğine değmemişti Gülbeniz’in. Horozların ötüşüyle kalkmış, toprağının kokusunu içine çekmişti derin derin…

Gülbeniz’in geldiğini duyan hala, teyze, amca, dayı, yeğenler, kuzenler, tüm köy halkı ona “hoş geldin!” derken kimi sarılıyor, kimi elini öpüyordu. Rüyada gibiydi. Gerçekte bu kadar yoğun ilgi beklemiyordu. Herkesi tanımaya çalışıyor, köyün yaşlıları ile söyleşiyordu. Çocukluk günlerine ilişkin anlatıları ilgiyle dinliyor, sesli kayda alıyordu.

Büyük dedesinin (anne babası) kadı-bilgin (molla); baba soyunun “Alacalar” lakaplı köyü ilk kuran Yörüklerden olup, halen köyün en geniş ailesi olduğunu öğrenmişti. Akraba varsıllığı ona en değerli bayram armağanıydı.

Küçük yaşta köyden ayrılmasının ardından yeni doğan kızlara kendi adının verildiğini öğrendiğinde, mutluluğu gamzelerine yansıdı. Üstelik “Karakeçili Aşireti” geleneğinde böylesi kız adı yoktu. “Cennet, Halime, Hatice, Akıle, Ayşe, Sultan, Meryem…” gibi isimler yaygındı. Gerçek hayatın içinde kullandığı adı, kendisini evlât edinen ailesi tarafından (mahkeme kararıyla) yazdırılmıştı kimliğine. Şimdi her biri genç anne olan akraba kızlarında yaşatılıyordu “Seval” adı. Unutulmamıştı.

“Gülbeniz Masalı” köyde, her yerde dolaşıyordu dilden dile… Tarihin içinde bir yerlere sözcükleriyle, renkleriyle çoktan düşmüştü izi. Hayatta olan biri için bundan daha anlamlı ne olabilirdi ki…

Köy içinde birbirine benzeyen eski kerpiç evleri dolaşırken, tahılların saklandığı ahşap ambarlar dikkatini çekmişti. İki bin yıllık kültürün dokusunun bozulmadan yaşatılması, korunması sevindirmişti. Kürenli’de bulunan tarihi çeşme, anıt çınar ağacı ilgisini çekmişti.

Doğduğu köyün tarihçesini önceden araştırmış, belleğine kazımıştı. Kaynaklarda yazılı bilgiler “soyağacı” için önemliydi.

[“On birinci yüzyılda Orta Asya’dan göç eden Yörüklerin, Oğuzların, Boz-ok Kolunun, Kayı Boyunun, Karakeçili Aşiretine mensup olma olasılığı yüksektir. Osmanlı İmparatorluğu tarafından 18. ve 19. yüzyılda iskânla yerleşik yaşama geçirilir.”; “Horasan’dan, Kütahya-Domaniç’e ve bugünkü Düğüncüler’e gelen Hacı Ahmet, Hacı Mehmet ve Hacı İsmail’dir. Köy çeşmesindeki Rumi 1223 (Miladi 1807) tarihi en eski tarihtir. Köy camisinin kıblesindeki üç mezarın bu üç kişiye ait olduğu sanılmaktadır. Mahallenin ilk adı Yüncüler’dir.]

Kent yaşamında kültür ve insanlık yozlaşmasına rağmen, köye yolu düşenlerin yeme-içme- barınma ihtiyaçlarının karşılıksız yapıldığını duymuş, şaşırmıştı. Şimdi kendisi de bu geleneğin canlı tanığıydı. Anadolu insanının özünü görüyordu topraklarında.

Köyde okuma oranının yüksek olması takdir edilesi bir durumdu. Yağcıbedir halılarının artık dokun(a)mamasının başlıca nedeni genç nüfusun azalmasıydı. Okul çağında yalnızca üç kız öğrencinin taşımalı eğitim sistemiyle öğrenimine devam etmesi bu gerçekliğin kanıtıydı.

Evlilikler nedeniyle köyden ayrılıklar vardı. Değişik kültürlerden evlilikler birer mozaikti. Önemli günlerde küçük-büyük herkesin gönül birliğinde buluşmaları, imeceleri görülmeye değerdi. Köyde yaşamını sürdürenler tarım-hayvancılıkla geçiniyorlardı. Köy halkının birbirlerine karşı davranışları toplum yapılanmasına en güzel örnekti.

İlk kez köy düğünü görüyordu, Gülbeniz. Kına gecesi, gelin alma töreni kent yaşamına benzer özellikler taşısa da yöresel halk ezgileri, oyunları, yemek kültürleri gelenekselliğini sürdürüyordu. “Saya” ya da “Üç etek” denilen folklorik giysilerin çağın modasına yenik düştüğü, yadsınılamaz bir gerçekti.

Gülbeniz görüştüğü herkese geleneklerin yeniden canlandırılması, geçmişten geleceğe taşınabilmesi için kültürel zenginliğe sahip çıkmak kadar yaşatmanın önemini vurguluyordu. Duyarlık, farkındalık yaratmak her alanda, her zaman, her yerde önemliydi. Kendi yazdığı kitaplarını da yeni tanıştığı köyünün insanlarına imzalıyordu, sevgiyle…

Ayşe öğretmenin babası Hacı Mustafa’nın bin bir zorlukla yetiştirdiği meyve bahçeleri “Babil’in Asma Bahçeleri”ni andırıyordu. Dik başlı kıraç toprak için kilometrelerce ötelerden getirilen suların havuzlarda biriktirilmesi, teraslı yamaçlardan hortumlarla çeşitli meyve ağaçlarının, sebzelerin sulanması, üzüm bağlarının verimli olmasını sağlıyordu. Diğer tarla- bahçe sahiplerine de örnek olduğu belliydi. Dalından incir, elma toplamak, taze cevizleri kırıp, tadına varmak ayrı bir keyifti. Büyüdüğü kentte ailesinin de bir zamanlar geniş üzüm bağları, zeytinlikleri, meyve bahçeleri olduğunu anımsadı. Bu güzellikleri çocukluk yıllarında büyüdüğü evde çok yaşamıştı, ama o günlerden bugüne hiçbiri kalmamıştı. İçi burkuldu.

Tarlalarda tütün kırmayı, susam tarlasını gezerken üreticiden tüketiciye ulaşana dek ürünlerin ne çok işlemden geçtiğini öğrendi. Bundan böyle tek susam tanesini ziyan etmeyecekti, edemezdi. Zira organik ürün yetiştirmek kadar toplamak da zahmetliydi. Her güzelliğin bir bedeli, zorluğu vardı. Şarampa** denilen yerde pekmez yapımının hiç de kolay olmadığını yaşayarak gördü. Kaynayan kazanlarda pekmez savurdu. Emeğin, alın terinin karşılığı parayla ölçülemezdi.

Çayır denilen harman yeri göz alabildiğine düzlük, yeşil bir alandı. Çobanların hayvan otlattıkları yerin adı Kıran’dı. Yöre hayvanlarının etinin lezzetli olması belli ki bu otlardandı. Doğa acımasızdı, ama insan elinin dokunduğu her yerde bolluk- bereket vardı. Doğal yaşam değerliydi, korunmalı, destek olunmalıydı.

Doğduğu eve gitti. Her köşesinde geçmişini solukladı, çocukluğunu. Ona geleneksel (gelinlik) kıyafetleri giydiren evin yeni sahibi Zeynep (amcakızı) ile yakın akrabalarının sevgi dolu ilgileri yüzünü gülümsetti. Ama o, bu köyden merkep üzerinde ayrılmadan önce yengesinin (Davut dayısının eşi) elinde dikip giydirdiği çiçekli kara basma elbisesini, soluk yazmazını, şalvarını, ayağına büyük gelen kara lâstiklerini düşündü, sonra ne kadar şanslı olduğunu… Çekik kara gözleri belki de bu yüzden buğuluydu, hep…

Gülbeniz doğduğu gün, babasının bahçeye diktiği ıhlamur ağacının göverdiğini gördü; kokusunu içine çekti. Evden ayrılmadan son kez geçmişinden tek yadigâr kalan ceviz sandığına dokundu, annesinin ellerini okşarcasına… Soluğunu tuttu, gözyaşlarını…

Atalarının yattığı gömütlüğe uğrayıp ölmüşlerine dua etti. O güne kadar gömüt yeri bilinmeyen Cennet annesinin nihayet İstanbul Topkapı Mezarlığı’nda bulunduğunu usulca fısıldadı babasına. Biliyordu, babası duyardı kızını ve ne çok sevdiğini, ne çok özlediğini… Acısını içine gömdü. Bir zamanlar elleriyle diktiği ağaçların koyu gölgeliğinde; torunları adına dikilen dört gülfidanın altında uyuyordu babası. Emindi, annesi de huzurla yatıyordu İstanbul’un toprağında. Aynı göğün altında, aynı yerin üzerindeydi her biri… Kimi ölü, kimi diri…

Doğduğu topraklarda geçmişiyle yüzleşmiş, arınmıştı ruhu. Şimdi duyguları çok farklıydı önceki zamandan. Çıktığı yolun sonunda, çoğaldığını duyumsuyordu, mutluydu. Yitik zaman anılarını unutmayacaktı hiç!

Yaşadığı kente dönerken vedalaştı köyünün insanlarıyla, taşıyla toprağıyla… Yüreğinde bin bir çiçek…

 

*Bılla: Yörük geleneğinde büyük kız kardeş, “Abla”.
** Şarampa: Şarampana – Şaraphane – Pekmez evi.

 

Küçük yaşta ayrılmak zorunda kaldığı fakat yarım asır sonra özlem duyduğu doğduğu topraklara hasret gideren sevgili hemşerimiz Seval Arslan’a Sındırgı’nın kucak açması dileğimle.

İsmail Önay

Hakkında mabalder manisa

Diğer Gelişmeler

1923-1940 Yıllarında Havran, Edremit, Akçay Treni

Palamutluk-Havran-Edremit-Tabakhane-Akçay ve Ilıca istasyonları arasında sefer yapan 10 vagonu ve her vagonu 29 kişi taşıyan ...

One comment

  1. Sayın Başkanım; duyarlı paylaşımınıza, dileklerinize içtenliğimle teşekkür ediyorum. Manisa’da yetişmiş olup, halen burada yaşıyor olmama rağmen nereden geldiğimi ve köklerimi hiç unutmadım. Balıkesirli dahası Sındırgılı (Düğüncüler Köyü) olmanın onuru ile sanat (edebiyat-resim) çalışmalarıma iz düşürdüğüm gibi; başkanı bulunduğunuz Manisa- Balıkesirliler Derneği’nin düzenlediği etkinliklerde de gelenek-göreneklerimizin tanıtımına katkı vermekten hep gurur duydum. Bu bir görev değil, doğduğum topraklara” beklentisiz” gönül borcumdur. Tüm hemşerilerimize sevgi ve selamlarımı sunuyorum. Saygılarımla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir